Ana Sayfa DİNİSLAM Dara Shikoh’un dramı

Dara Shikoh’un dramı

yazan : Zafer Bozkaya

Babür sultanlarından Şah Cihan’ın en gözde oğlu, tahtın tek varisi veliaht Prens Dara Shikuh’un dramatik yaşamı. Taht kavgalarının, tutucu görüşleriyle tanınan abisi Alemgir’in hırsı ve kardeşi Şah Suja’nın zayıflığı nedeniyle hem Babür tahtını hem de hayatını kaybetmesinin kökenleri, nedenleri ve sonrası.

Hindistan, 16. yüzyıldan itibaren, Babürler tarafından yönetildi. 1700 yılında zirvesinde olan bu imparatorlukta Babür sultanı Ekber’ın serveti müthişti. Ekber’den sonra oğlu Cihangir ve ondan sonra onun oğlu Şah Cihan sultanlık tahtına oturdu. Şah Cihan döneminde oğulları arasında tahtı ele geçirmek için büyük bir mücadele verildi. Oğlun babaya ve erkek kardeşin öteki erkek kardeşine karşı taht mücadelesi yapması Babürler arasında normaldi. Babür, Hümayun, Ekber, Şah Cihan ve Alemgir gibi sultanların hepsi kendi aile üyelerine karşı savaşmışlardı. Sultanların çoğu kendi oğullarının isyanlarıyla karşılaşmak zorunda kalmıştı.

Babür Sultanı Şah Cihan; Lahor Kalesini ve Sarayını, Delhi’deki Red Fort, Juma Mescidi ve Agra’daki dünya harikası Tac Mahal’i inşa ettirmesiyle bilinir.

Agra Fort girişi

Tac Mahal © Zafer Bozkaya

Şah Cihan’ın 4 oğlu vardı: Dara Shikuh, Şah Shuja, Muinuddin (sonraları Alemgir, ve daha sonra Aurangzeb olarak isimlendirilmişti) ve Murad Bahş. Bu dört kardeş arasında büyük bir taht mücadelesi yaşanmış olmasına rağmen, esas büyük mücadele iki kişi arasında oldu.

Tahtın halefini seçme yasaları, her kardeşin öbür kardeşin kanına susamasına sebep oldu. Hint gelenekleri babanın sorumluluklarını, servetini ve eşyalarını en büyük oğula vermesini söylerdi. Ancak Babürlüler Orta Asyadan getirdikleri geleneklerin yasalarına uydular. Buna göre, taht en büyük oğul tarafından değil, en haklı ve en yetenekli Prens’e ait olacaktı. Sadece yaşın büyük olmasının bir kişiyi diğerlerinden daha uygun yapmadığına inanıyorlardı. Baba da tahta kimin geçeceğine karar verme hakkına sahipti.

Dara Şikuh, Şah Cihan’ın en büyük oğlu ve dördüncü çocuğuydu. Doğumdan önce Şah Cihan, Ajmer’deki büyük mistik Hazret Muinuddin Chishti’nin türbesini ziyaret etmiş ve daha önceki tüm çocukları kız olduğu için bir oğlunun doğması için dua etmişti.

Dara Şikuh doğduğunda, başkent Delhi’de büyük şenlikler düzenlendi, çünkü en sonunda tahta bir varis gelmişti. Büyükbabası Cihangir, Dara Shikuh’a hiç savaş kaybetmeyen büyük Pers İmparatoru 1. Darius’un ismini vermişti. Farsça’da “Shikuh” kelimesi ise zafer ve ihtişam anlamına geliyordu.

Dara Shikuh, Hz. Miyan Mir’in öğrencisi oldu. Mian Mir, Türkmen asıllı bir sufiydi. Mian Mir, ayrıca Amritsar’daki Altın Tapınağın ilk temel taşını koymaya davet edilen saygıdeğer bir ermişti.

Dara Shikuh, kendini İslam Dini ve Hinduizm arasında ortak bir mistik dil bulmaya adamıştı. Bu hedefe ulaşmak için Kashi (Varanasi) şehrinde Pandit’lerin (Hindu din adamları) yardımıyla Sanskrit dilini öğrendi. 52 Upanishad’ın Sanskrit dilinden Farsça’ya çevirisini tamamladı. Böylece Upanişadlar, tüm dünyada Müslümanlar tarafından da incelenebilir hale geldi. Hindu dininin kutsal metinleri olan Vedalar, Puranalar, Yoga Vasishta ve Bhagavad Gita gibi metinler de Dara Şikuh tarafından Sanskrit dilinden Farsçaya çevrildi.

Büyük büyükbabası Ekber gibi, Dara Shikuh da dini konularda özgürlükçü ve aydınlanmış bir Müslümandı ve gerçeğin arayışı içindeydi. Dönemin Hindistan’ında geçerli dinler olan İslam, Hinduizm, Hıristiyanlık, Zerdüştlük, Budizm, Jainizm, Sihizm, gibi tüm dinlere saygı duyuyordu. Bu dinlere tam bir dini özgürlük tanıma düşüncesindeydi. Müslümanların Hindistan kültürünü daha iyi tanıması için Hindu dininin inançlarını, uygulamalarını ve felsefesini tartışması ve anlaması gerektiğini düşünüyordu. Bunun için Hindistan’ın büyük destanları olan Ramayana ve Mahabharata destanlarını çok iyi öğrenmişti. Dara Şikuh ayrıca Hindu dininin en kutsal metinleri olan Veda’lardan Atharva-veda’nın da tercümesini yapmıştır.

Dara Şikuh sufi eğilimliydi ve barışı seviyordu. Onun tersine erkek kardeşi Muinuddin (sonraki ismi Aurangzeb) soğuk, savaşçı ve kurnazdı.

İki kardeş olan Dara Şikuh ile Alemgir’in her ikisi de aynı ortamda yetiştirilmiş olsa bile birbiri ile iki kutup gibiydiler. Sarayın bir kısmında, tüm dinlerin ilahileri ve kutsal kitapları okunarak Veena çalınırken diğer tarafta Muinuddin, topuzlar, kılıçlar ve mızraklarla savaşa hazırlanma heyecanı içindeydi.

Dara, bir sanat aşığıydı, kardeşi ise bir savaşçı. İki kardeş büyüdükçe farklılıkları da büyüyordu. Son derece zıt ideolojileri izlemeleri iki kardeşi birbirinden ayrı tutuyor, aralarında kıskançlık ve nefret tohumları ekiliyordu. Her ikisi de Şah Cihan’a kendisinin tahta daha layık olduğunu göstermek istiyordu.

Dara Şikuh sadece bir kişiyle evlendi. Bu kişi, Nadire Banu Begum’dü. Babasının aksine, başka hiçbir evlilik yapmadı. Anlatılan bir efsaneye göre, Muinuddin gençlik yıllarında bir ara çok hasta olmuştu. Bu sırada büyük ablası Cihanara’yı aradı. Ondan, tahtı ele geçirme konusunda destek istemişti. Cihanara Muinuddin’i hemen reddetti ve Dara’ya sadakatini belirtti.

1642 yılında Şah Cihan, Dara Şikuh’u resmen tahtın mirasçısı olarak ilan etti ve ona ‘Şahzada-e-Buland İkbal’ (Şanslı Şahzade) unvanını verdi. Tahtın halifesinin bu şekilde ilan edilmesi bütün kardeşleri kızdırdı, özellikle Muinuddini. Ancak hiçbir kardeş bu memnuniyetsizliğini açıklayamadı.

2 yıl sonra bir gece Cihanara, bir lambanın tutuşmasıyla oluşan yangının içinde kaldı. Cihanara ölmedi ama kötü bir şekilde yandı. Onu Muinuddin dışında herkes ziyaret etti. Muinuddin, sultanın kendisini çağırdığı mesajını aldıktan sonra bile Agra’ya hemen dönmedi.

Muinuddin, 3 hafta sonra saraya döndü. Önce Cihanara’yı görmek yerine, doğrudan tam vücut zırhı içinde Şah Cihan’ın malikanesine gitti. Mughal sarayında, aile ile zırh içinde karşılaşma kötü bir davranış olarak görülürdü. Onun bu hali, babasını çok öfkelendirdi. 

Şah Cihan’ın Dara Shikuh’a olan sevgisi ve Muinuddin’e karşı soğukluğu her geçen gün daha da büyüdü. General düzeyinde bir rütbeye sahip olan Muinuddin’in kırmızı bir çadırda kalma hakkı kendisinden geri alındı. 7 ay boyunca sultanlık malikanesine girmesi yasaklandığında Muinuddin’in sabrı taşmış oldu. 1652 yılında Muinuddin’in Sindh ve Multan valilikleri önemsiz nedenlerle geri alındı.

Dara’nın en zayıf yönü, saray duvarlarının güvenli sınırlarından nadiren çıkmasıydı. Babası Şah Cihan, Dara’yı hep kendisine yakın tuttu. Kardeşi Muinuddin ise sık sık savaş alanlarına gönderildi. Muinuddin, katıldığı savaşlardan başarı ile çıkmasının sonucunda konumunu daha güçlendirmiş oldu.

1655 yılında Şah Cihan, Dara Shikuh’u ‘Şah-e-Buland İkbal’e (Yüksek Başarı Şahlığı) na yükseltti. Bu yükseliş Muinuddin’in malikaneden tamamen uzaklaşmasına ve Dara’nın Tavus Kuşlu tahta daha çok yaklaşmasına neden oldu.

Tavus Kuşlu Taht – Red Fort / Delhi

Şah Cihan aniden hastalandığında, Dara Şikoh, onun hizmetinde günler ve geceler geçirdi. Ama saray duvarlarının ötesinde, sultanın ölüm döşeğinde olduğu söylentileri yayılıyordu.

Bu arada öteki kardeşler Murad Bakhş Gujarat’ta, Şah Shuja Bengal’de ve Muinuddin Deccan’da valilik görevindeydiler ama tüm kardeşlerin saray malikanesinde sadık casusları vardı. Kardeşler, söylentilerin doğru olduğuna inanıyorlardı. Dara Shikuh’un tahtı onlardan uzaklaştırmak için babasının sağlığı hakkındaki haberleri engellediğinden şüpheleniyorlardı. Bu da bir taht savaşının ortaya çıkmasını tetikledi.

İlk olarak Şah Shuja harekete geçti. Kendisini Bengal İmparatoru olarak ilan eti. Ordusu ile başkente doğru yürüdü. Bu, bir isyandı. Dara Shikuh, babasından Şah Shuja’ya karşı bir ordu göndermesini önerdi, öyle de oldu. Dara Shikuh’un büyük oğlu Süleyman Shikuh tarafından yönetilen Babür ordusu, Bahadurpur savaşında Şah Shuja’yı yendi.

Bunu geçerli bir neden olarak kullanan Muinuddin, dördüncü kardeş olan Murad Bakhş’ı kendisiyle birleşmeye ikna etti. Dara’ya karşı birlikte savaşmaya dair bir anlaşma yaptılar. Kazanırlarsa imparatorluğu iki parçaya böleceklerdi. Dara’nın bu anlaşmayla ilgili bilgisi yoktu. Onların birleşmiş güçlerine karşı giriştiği savaşı kaybetti ve ordusuyla Samugarh’a çekilmek zorunda kaldı. Ama kardeşler onu takip etti ve tekrar saldırdı. Savaşta Dara Şhikuh’un bir an için filin üzerinden düşmesi ile öldüğünü düşünen ordusu dağıldı. Bu yanlış anlaşılma ile Tavus Kuşlu taht, Muinuddin’in eline geçti.

1658 Haziran’ında Muinuddin, Agra Kalesi’nde bulunan Şah Cihan’ı su kaynağını keserek teslim olmaya zorladı. Şah Cihan’ın büyük kızı Jihanara, Muinuddin’e imparatorluğun bölünmesini önerdi. Dara’ya Pencap ve komşu bölgelerin verilmesini, Şah Shuja’ya Bengal’i, Murad Bakhş’a Gujarat’ı önerdi. İmparatorluğun geri kalanı Muinuddin’e verilecekti. Muinuddin, Jihanara’nın önerisini kabul etmedi.

Savaş sona ermek üzereyken, Muinuddin, Murad Bakhş’tan ayrılmayı düşündü. Bunun için Murad’ın sığınmış olduğu kalenin su kaynağını engelledi. Bu yol ile Murad Bakhş’ın ordusunu kendisine teslim olmaya zorladı. Murad’ı tutukladı, yalandan bir suçlama ile idam etti. 

Daha sonra Şah Shuja ile bir anlaşma yaptı. Bu anlaşmaya rağmen ilk fırsatta Bengal’i Şah Shuja’dan kopardı. Şah Shuja Arakan’a (Burma) kaçtı ve oradaki yerel yöneticiler tarafından idam edildi. Böylece Tavus Kuşu tahtına ulaşmada tek engel olarak Dara Shikoh kalmış oldu. 

Dara, Samugarh’taki yenilgiden sonra, tekrar ordu kurmak ve Muinuddin’e karşı savaşmak için Hindistan’dan ayrıldı. Önce Sindh’e, sonra Gujarat’a, sonra Ajmer’e ve daha sonra Lahore’a gitti. Bu yolculuklar Dara’nın eşinin sağlığına zarar verdi ve Nadire Banu Begüm Lahor yakınlarında öldü.

1658 yılında Muinuddin’e Delhi’de gayri resmi bir taç giyme töreni düzenlendi. 1659 yılında Dara Shikoh, İran’a gitmeye karar verdi, ancak yarı yolda Afganistan’a saptı. Eski arkadaşı Malik Civan’ın evine ulaştı. Dara, Şah Cihan tarafından suçlanıp idam edilmek üzereyken Malik Civan’ın hayatını, iki kez kurtarmıştı. Ona hayatını borçluydu.

Agra Fort girişi

Dara’nın oğlu Sipihr Shikoh, bir suçluya güvenmenin doğru olmadığı konusunda babasını uyardı ama babası Malik kendisine hayatını borçlu olduğu için ona güveniyordu.

Bir gece yarısı Malik Civan ve birkaç asker Dara ile oğlunu tutukladı ve Muinuddin’e teslim etti. Bir zamanlar sultan olması beklenen Prens Dara Shikuh, şimdi Mübarek Kila’nın kötü bir köşesinde (burası daha sonra Kırmızı Kale olarak adlandırıldı) kalan bir mahkumdu. Malik Civan’ın ünvanı bu ihanet eylemi karşılığında Nawab Bakhtiyar Han olarak değiştirildi.

Muinuddin, Delhi’de resmi bir taç giyme töreni yaptı. İsmini Aurangzeb olarak değiştirdi. Ayrıca takma ismi “Alemgir” oldu. Farsçada Aurangzeb kelimesi ‘Tahtın Süsü’ anlamına gelir ve takma ismi olan “Alemgir” Dünyanın Fatihi anlamındadır.

Dara Shikuh’un kaderi Aurangzeb’in mahkemesinde çizildi. Bazı saray soyluları onun Gwalior hapishanesinde hapsedilmesini isterken, diğerleri Delhi’de sultan Aurangzeb’in zaferine tanıklık etmesini ve Dara’nın bir geçit töreniyle halka gösterilmesini talep etti. Buna karşılık Aurangzeb’ın seçtiği çözüm, herkesi şok etti. Dara’yı affedebilir veya onurlu bir ölümle ortadan kaldırabilirdi, ama bunların yerine bütün isyancılara ve ona meydan okuyabilecek herkese nasıl ceza verebileceğini göstermek istedi.

1600’lerde Delhi

Dara, pis bir filin üzerine oturtuldu. Fil, yeterince yüksek bir konum sağlıyordu, böylece herkes tarafından açıkça görülebilir duruma getirildi. Delhi sokaklarında bu şekilde utanç verici bir geçit töreni yapıldı. Halk, çok sevdikleri ve çok saygın bir kişi olan prenslerini bu kadar korkunç bir durumda görünce şok geçirdi. Dara Shikoh, pis kıyafetleri ile bir dilenciye benziyordu. İnsanlar üzüntü içinde kaldılar, ağlıyorlar, acı içinde çığlık atıyorlar ve Aurangzeb’i lanetliyorlardı. Ama kimse Dara’yı savunmaya cesaret edemedi. Çünkü elinde kılıcıyla bir asker tam arkasında duruyordu. Başkaldırının ilk işaretinde Dara Shikuh’un kafasının kesilmesi emredilmişti.

Aurangzeb, Delhi halkından Dara için bu kadar büyük bir sempati gösterilmesini beklemiyordu. Hemen bir şey yapmazsa, bu sempatinin bir ayaklanmaya dönüşme riski vardı. Böylece Dara’yı ortadan kaldırmaya karar verdi. Nazir adında bir köleye bu görev verildi. 

30 Ağustos 1659, Dara için kader gecesiydi. Hapishanede oğluna yemek pişirmekle meşgul olan Dara’nın kapısında dört adam belirdi ve oğlunu dışarıya çekti. Dara, onu kurtarmaya çalışırken Nazir, oğlunun yanında Dara’yı arkadan gelen bir kılıç darbesiyle öldürdü.

Dara’nın öldürülmesi üzerine, Aurangzeb adamlarına onun kellesini getirmesini emretti. Gerçekten Dara olduğundan emin olmak için kafayı iyice inceledi. Daha sonra, kafasını kılıcı ile üç kez parçaladı.

Bundan sonra, kafanın bir kutuya konulmasını emretti ve hasta babası Şah Cihan’a, sadece yaşlı sultan akşam yemeği için oturduğunda verilecek şeklindeki bir talimatla gönderdi. Ayrıca “Oğlunuz sultan Aurangzeb’in onu (Şah Jahan) unutmadığını görmesi için bu hediyeyi gönderdiğinin söylenmesi konusunda talimat verildi. Şah Cihan kutuyu alınca (kutuda ne olduğunu bilmeden) çok mutlu oldu ve “Oğlum hala beni hatırladığı için Tanrı’ya şükürler olsun” dedi. Kutuyu açınca dehşete düştü ve bayıldı. Bilincini kazandıktan sonra iyice kanatıncaya kadar sakallarını tek tek yolmaya başladı.

Şah Cihan’ın Agra Kalesi’nde hapsedildiği 8 yıl boyunca, Aurangzeb babasını bir daha ziyaret etmedi. Hastalığının son aşamasında ve hatta Şah Cihan’ın ölümünden sonra bile Agra’ya gitmedi, babasının cenaze törenine de katılmadı.

Aurangzeb, Dara’nın kalıntılarının Humayun’un Delhi’deki türbesinde bilinmeyen bir yere gömülmesini emretti.

Hümayun’un bu muhteşem türbesinde bir yerlerde, Hindistan’ı görkemli yüksekliklere çıkarabilecek olan Dara adında unutulmuş bir Prens gömülüdür. Milletinin barış içinde olmasını isteyen, tüm dinleri tarafsız bir şekilde seven ve saygı duyan, ve halk tarafından çok sevilen bir Prensti o.

Related Articles

Yorum Bırakın